Üfürükten Tayyare

Efenim tahmin ediyorsunuzdur, Selim Güleç olmak hiç kolay değil, o sofra senin bu ziyafet benim koştur dur. Üstünüze afiyet birkaç gündür midemde adını doğru dürüst koyamadığım bir şeyler oluyordu. Bulantı desem değil, ekşime desem değil; kasılma, şişkinlik, hazımsızlık.. cık. Belki yanma, fakat en belirgin hissettiğim şey acıydı. Mide duvarıma tuz basılıyormuş gibi bir durum.

Adını koyamadımsa da sebebini adım gibi biliyorum meretin. Efenim iş çıkışında bizim Metin bileğime yapıştı, “Hocam hanım çocuklarla annesini ziyarete gitti, ben yalnız yemek yiyemem, Allah aşkına soframa misafir ol, sana bir bekâr yemeği pişireyim, parmaklarını ye.” dedi. Bizim evdeyse pırasa yemeği olacağı müjdesini sabahtan almıştım. Fakat pırasa da bir yere kadar efenim. Hakkında yazdığımdan beri durmadan pırasalı davetler alıyorum.

Selim Güleç pırasaya bayılıyormuş diyen pazara koşup beni arıyor. Etli nohutlu pırasa yapan mı dersiniz, kıymalısını pişiren mi, kavurmasını kavuran, gözlemesini gözleyen, omletlisini omletleyen, pilavını kotaran, mücverini fırına veren.. benim kapıyı çalıyor, “Hocam bir tadına bakıver bakalım olmuş mu?”

Tamam ben bu güzel insanları kırmak istemem lâkin onlar da biraz insaf etmeli değiller mi yani. Turşusunu kurdunuz tamam da, be vicdansızlar, reçelini yapacak kadar suyunu çıkarmasanız olmaz mıydı! Vaziyetim Kabak Hocadan beter oldu anlayacağınız. Onu bilen vardır, bilmeyen de vardır. Böyle durumlarda ne yapılacağını Nasreddin Hocadan öğrenmiş olmalısınız, ben devam ediyorum…

Hal böyleyken fırsatı değerlendireyim deyip Metin’e takıldım. Eve vardık, yazılarımdan öğrendiği usulle eti terbiyeledi. Et dinlenirken Selim Güleç’in nasıl bir hayranı olduğunu, her hafta yazı yazmayacak diye ödünün koptuğunu falan anlattı. Tabi biz kaçın kurasıyız, bu tip numaralara karnımız tok. Tüm bunları beni oyalamak için uyduruyor, belki biraz da hakkında iyi bir şeyler yazarım zannıyla.

İlk falsoyu bu ölçüsüz övgülerinde verdi. Oysa, onca yıllık tanışıklığımız var, benim övülmekten hiç hoşlanmadığımı bilmesi gerekirdi. Amma neylersin, bazen böyle olur, en yakınındaki bile anlayamaz insanı. Âh anlaşılmamak, ne büyük ızdırapsın sen…

İkinci falsosunu etleri mühürlerken verdi. Onları henüz ısınmamış tavaya koydu. Dolayısıyla beklediğim o “cosss” sesi duyulmadı, tavadan dumanlar da çıkmadı. Hâlbuki yazılarımda kaç defa yazdım bunun nasıl yapılacağını, ciddi okumamış. Misafir olduğum için ses etmedim, kokusuyla yetindim. Pişirmeyi etmeyi pek bilmese de paha biçilmez bir yönü vardır bizim Metin’in, yalan söyleyemez. “Bu dana eti mi?” dedim tavaya doğru eğilip. Kulakları kızarınca istemediği bir yerden sorduğumu anladım. “Yok hocam” dedi fısıltıyla, “angus.”

“Angus mu!”

Bu sefer dikleşti, “N’olacak hocam, ineğin bir büyüğü işte, et ettir, büyükbaş eti, kokusu yok tütüsü yok…”

“Haklısın” dedim imalı imalı, “haklısın, seninki de bir bakış açısı…”

Pişip önümüze geldiklerinde etlerin yarısı çiğdi, ki bendeniz eti iyi pişmiş severim. Kör olası nefis işte, yine de üzerine baharat maharat serpip lezzet vermeye çalıştım. Fakat bir türlü ete benzetemedim tadını. Sanki suntayı, hani şu mobilyalarda kullanılan suntayı canım, dilimleyip dilimleyip yiyordum. Neredeydi benim o lokum gibi lezzetli, çekme helva gibi ağzımda dağılıveren etlerim… Ayıp olmasın diye tabağımı bitireyim dedim, aksi gibi adamın cömertiği tutmasın mı! Tabağımı boşaltmama müsaade etmiyor, midem marangozhaneye döndü. Üstünden birkaç saat geçmeden de sos vermeye başladı ve dört gün çektim sıkıntısını.

Aslında bu Metin’in ilk vukuatı değildi. Yedirmeyi içirmeyi pek sever muhterem. Gel gör ki ne yedireceği, nasıl yedireceği konusunda itimada şayan değildir. Geçen yıllarda da kavurma yemeye çağırmıştı beni. Yine sadece ikimiz vardık. Nasıl kavurma yapacağını daha iş yerindeyken anlatmaya başlayıp iştahımı kabartmıştı. Hakikaten her şey anlattığı gibi de ilerlemişti. Fırından taze taze aldığımız somun ekmeğini kavurmanın suyuna bandırıp ağzıma atınca bir tuhaf olmuştum. Acaba o nasıl hissedecek diye çaktırmadan onun ilk lokmasını beklemiştim. Öyle bir iştahla saldırmıştı ki, beni de yutacak korkusuyla gayrı ihtiyari kendimi geriye çekmiştim. Dıkımı ağzına atar atmaz yüzünün rengi ve hatları değişmiş, masadan hemen kalkıp ağzındakileri lavaboya çıkarmıştı.

“N’oldu be?” demiştim.

“Valla anlamadım hocam, midem kaldırmadı.”

“Bana tuzu yokmuş gibi geldi.”

“Olur mu hocam, tuz attım, işte burada tuz kabı.”

Gösterdiği şeye bakınca tanelerinin tuza benzemediğini fark etmiş, parmağımın ucuna alıp tadını kontrol edince şeker olduğunu anlamıştım ancak iş işten geçmişti. Çok üzüldüydü. “Takma kafana, erkekler mutfağa girince böyle şeyler hep olagelir.” diyerek kendi başımdan geçen komik hatıraları anlatıp yüzünü güldürmüştüm fukaranın.

Sonra Beypazarı’ndan dönerken yol kenarında durup elleriyle tarladan topladığı Ayaş domatesini, sivri biberi, salatalığı getirdiydi sofraya. Yanına beyaz peynir ve Polatlı kavunu dilimlediydik. Allah sizi inandırsın etten falan gönüllü geldiydi bunlar bize. O domateslerin kızıl rengi ve ad koyamadığım kokusu, biberlerin çıtır çıtır kırılışı, salatalıkların dişlerimin arasında badem gibi kütürdeyişi, kavunun yine rengi, kokusu, hele ki tadı…

Midemdeki acı veya yanma ilk başlayıp da geçmeyince hanıma sıkıntımı anlatıp, “Nane limon mu kaynatıp içsem?” demiştim. “O mide bulantısına iyi gelir, sana bal şerbeti yapayım ben.” deyip bir bardak suyu bir şeker kaşığı balla karıştırıp elime tutuşturuvermişti. Hakikaten midemin mukozasına pasta-cila yapılmış gibi gelmişti ama derdim dinmemişti.

Midem yüzünden üç dört gün boyunca en leziz ikramları kabul edemedim, davetleri geri çevirerek sevenlerimi mahzun etmeye mecbur kaldım. Ama var olsunlar, alternatif çözümler geliştirdiler. Kimi mideni yumuşatır diyerek papatya çayı, kimi ballı süt; kimi mideyi parlatır diyerek kâse kâse yoğurt, bardak bardak ayran taşıdı.

Fakat bendeniz bunların hiçbirinden tat alamadım. Çünkü mide kanserinden vefat eden bir arkadaşım var ve onun hikâyesinin yakın tanığıyım. Dağ gibi sağlam, dalyan gibi boylu poslu bir adamdı. Her şey bir gün karın ağrısı şikâyetiyle başlamış, başlarda pek önemsememişti. Teşhis konulduğunda kanser bütün bedene metastaz yapmış, hekimlerin karnını açmasıyla kapatması bir olmuştu… Ondan beridir mideden gelen uyarılar hep korkutur beni.

Dolayısıyla bendeki de kanserin öncü kuvvetlerinden olmasın deyip kendimi araştırmalara kaptırdım. Hayır, iştah azalmam yoktu. Acının üstesinden gelebilsem önüme konan her şeyi silip süpüreceğime kaniydim. Şişkinlik, erken doyma, halsizlik, yorgunluk, kilo kaybı, yutma güçlüğü, bulantı ve kusma da yaşamıyordum.

Biraz rahatladım fakat kör şeytan yakamı koyuvermedi, ya reflü olduysan dedi. El mecbur onu da araştırmak zorunda kaldım. “Mideden boğaza doğru yayılan ve daha ziyade yemekten sonra oluşan yanma” yoktu bende. Bilakis en çok açken hissediyordum o acıyı. Mide içeriği ağzıma gelmiyor, ağrılı yutkunma yaşamıyor, geğirmek ve hıçkırmak zorunda da kalmıyordum. Öksürük, ses kısıklığı, diş çürüklüğü ve boğaz ağrısı da olmadığına göre şimdilik bunu da atlattığıma hükmettim.

Peki ama bende olan neydi? Bunun adını koymalı, sebebini öğrenmeli, tedavisini uygulamalıydım.

Bunlar arasında endişeyle kıvranırken bağırsaklarımın gaz dolu olduğunu fark ettim, bebeklerdeki gibi hani. Ama takdir edersiniz ki belli bir yaştan sonra onlar gibi sempatik karşılanmıyor bu fıtrî haliniz. O bakımdan, söylemesi ayıp mayıp amma, tıpta ayıp olmaz, bildiğiniz yöntemlerle, bir bebek doğallığında gazları boşaltmışım. Aman allahım o ne rahatlık, dünya mülküne değişilmez.. karnım yumuşayıverdi. “Ulan hayat” dedim, “ulan hayat, yellenmenin dahi bir tedavi, üstelik bedava, üstelik zevkli sayılabilecek bir tedavi yöntemi olduğunu da öğrettin ya bana; daha ne diyeyim.”

Tamam, ona düzülen; “Osuruğa gülenin osuruk kadar aklı yoktur.”, “O Allah’ın yelidir, onu tutan delidir.” gibi bazı övgüler kulağıma çalınmıştı ama, bu mübarek nimet üzerine üniversitelerin araştırma yaptıklarından haberim yoktu. Ulaştıkları sonuçlar insanda durup durup gazını salıverme isteği uyandırıyor desem yeridir.

Vücut gerekli besinleri aldıktan sonra gereksiz olan havayı gaz olarak biriktirirmiş. Bu gaz münasip zaman ve mekânda çıkarıldığında, onun tazyikiyle bağırsaklar temizlenir, tıkanıklıklara fırsat verilmez, şişkinlikler indirilirmiş. Kokmasının bu yüzden olduğunu anlamak için bilimsel araştırmalara ihtiyacımız yoktu ama, avarelikten mi hevesten mi işte her nedense, bunu da araştırmış adamlar. Exeter Üniversitesinin araştırmacıları diyorlarmış ki; yellenmeyle ortaya çıkan az miktardaki hidrojen sülfid gazının teneffüs edilmesi insanları felç ve kalp rahatsızlıklarına karşı korumada etkili olabilir. Buyurun burdan yakın!

Daha neler var neler de yazsam mı emin olamadım, bizim Lami K.’nın, öyküleri için “Bu hikâye gerçek mi?” diye sorulmasından korktuğu gibi, ben de adımın osurukçaya çıkmasından çekiniyorum doğrusu. Ama efenim, korkuların esiri olup da böyle önemli bilgileri siz okurlarımdan esirgemeyeceğimi bilirsiniz. Bakınız mesela, normal bir insan, galiba çoğu uykudayken, günde ortalama on dört defa yellenirmiş, tüketilen gıdaya göre kokusu değişirmiş, sık gaz çıkaranlar genelde daha sağlıklı ve mutlu kişilermiş, çünkü bu durum sindirim sistemlerinin sağlıklı işlediğinin işaretiymiş.

Yahu durun, kendimi alamıyorum, yazı nerelere geldi, ne edebiyatı varmış bunun efenim! “Seslisi güldürür, sessizi öldürür.” diye vecizce tanımlamışlar onu, “Seslisi keyif düzer, sessizi burun büzer.” diye kafiyelemişler. Ekşicilerden biri, “İnsanın içindekileri etrafıyla paylaşması durumu.” demiş kendilerine…  “Osurukla haberleşmek”, “Osurukla karga kovmak”, “Osuruktan teyyare.”, “Osuruk saymak.” “Osuruktan oğlun olsun.” diye diye düzinelerce deyim varmış. Seslisi “Havlayan köpek ısırmaz.” sözündeki vaziyete benzetilmiş… Atasözlerine gelin atasözlerine! “Osuruğu uzatmaya çalışan sıçar.” demişler misal, “Kişinin osuruğunun kokusu kendine ciğer kavurması gibi gelir.” demiş ehli keyifler. Ya şu uyanığa ne buyurulur, “İçimde kanser olacağına, kıçımda konser olsun.” “Bir osuruk bin doktora bedeldir.” bile demiş atalar.

Durun canıım, hemen öyle ekşitmeyin yüzünüzü, argo da bizimdir, Türkçe’nin çiçeğidir. Biraz kabadır, kokusu nahoştur, dikeni serttir falan amma yerinde kullanılırsa iyi iş görür. Bendeniz zaman zaman, “Mahalline masruf olunan küfür sadaka yerine geçer.” sözünde doğruluk payı olduğunu düşünürüm.

Hem hadi yine iyisiniz iyisiniz, o bilmem kimle kimin mendebur şarkısının sözlerini, hatta linkini buraya kopyalayacak kadar işi zıvanadan çıkarmayacağım. Aman diyeyim siz de hem bu kadar faydası varmış hem de Selim Güleç bile yelleniyormuş, başımıza bir şey gelirse o bize sahip çıkar falan diyerek ulu orta gaz çıkarmaya kalkışmayın, vallahi ilk köteği benden yersiniz. Sonra, “İyi insanda kötü şey durmaz.” yavesi yemeye kalkışmanız da kurtaramaz sizi.

O sizi kurtaramaz da bu son paragrafta direksiyonu kıvırmam da beni kurtaramaz, eve almazlar vallahi. Durun vaziyeti hikmetli bir menkıbeyle toparlamayı deneyeyim bari. Hani zamanın padişahına öğüt veren bilge, eline bir bardak su alıp sormuş;

“Buna muhtaç olsan, bunu içebilmek için sahip olduğun her şeyi verir miydin?”

Sultan biraz düşündükten sonra cevap vermiş,

“Elbette.”

“Peki, bu suyu içsen ve vücudundan dışarıya çıkaramasan, onu çıkarmak için bütün saltanatını verir miydin?”

“Evet.”

Bunun üzerine bilge taşı gediğine koymuş,

“İşte” demiş, “senin bütün servet ve saltanatın bir bardak sudan ibarettir. Övünecek neyin var…”

Eh, artık sadede dönebiliriz, onca gaz salınımına rağmen midemdeki acının dinip dinmediğinden emin olamamıştım. Gece rahat bir uyku çekmişim, sabaha çocuklar gibi şen uyandım. İçimde önüne geçilmez bir Barış Manço dinleme isteği. Sesi sonuna kadar açıp evin içinde kendimi süt içerken buldum. “Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi/ Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” Tabii bu mısraların şairinin Sultan Süleyman olması onu daha bir anlamlı kılıyor.

Durum vaziyet bu ahvaldedir efenim, hani şu fakiri yemeğe falan çağıracaksanız, aslında çok sevmesine rağmen bu aralar acı ve baharatlarla arasının hoş olmadığı aklınızda olsun.

4 thoughts on “Üfürükten Tayyare

  • Nisan 15, 2019 tarihinde, saat 09:15
    Permalink

    Güldürdün beni Selim Güleç, Allah da seni güldürsün e mi?
    😀

    Yanıtla
  • Nisan 15, 2019 tarihinde, saat 15:27
    Permalink

    İsmi ile müsemma bir yazı efenim. Ne lüzum ederdi diyesim geldi de demedim. Başka yorumlara da girmedim. Zaten ortam iyice kokuştu ben de kaçayım dedim efenim…

    Yanıtla
  • Nisan 19, 2019 tarihinde, saat 20:37
    Permalink

    Güldüren ama bir o kadar düşündüren bir yazı, ya def-i hacet yapamasaydık ne olurdu dimi?
    Bu yazı yemek yazılarına bir farklılık katmış. Teşekkürler.

    Yanıtla
  • Nisan 20, 2019 tarihinde, saat 22:01
    Permalink

    Efenim her okuduğumda yazılarınızı ne hikmetse gülerken karnım acıkıyor. 🙂

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.