Londra’da Bir Töre Cinayeti: Honour

Sokak ortasında, bir kafe köşesinde, çalıştığı iş yerinde ya da kendi evinde; kocası, babası ya da yakınları tarafından öldürülen kadınların gazetelerin üçüncü sayfalarında her daim kendilerine yer bulabildiği birçok ülkede ne yazık ki “kadına şiddet” kavramı kanıksanmış bir olgu.

Erkeklerin kadınları bir mal gibi sahiplendiği, “Ya benimsin ya da kara toprağın.” gibi söylemlerin aslında sorunlu bir aşkın derinliğini vurgulamak adına yüceltildiği, kadına neredeyse hiçbir söz hakkının tanınmadığı toplumlarda, ne yazık ki kadına şiddet hala çözüme kavuşmamış problemlerin başında geliyor.

İngiliz yapımı iki bölümlük Honour adlı dizide, 2006’da Londra’da işlenmiş gerçek bir töre cinayeti anlatılıyor.  Senaryosunu daha önce Vanity Fair ile adını duyurmuş Gwyneth Hughes‘un yazdığı ve Richard Laxton’unyönettiği Honour, başarılı oyuncu kadrosu ve güçlü hikâyesiyle kısa ama insanın yüzüne tokat gibi çarpan bir dizi.

Dedektif Caroline Goode rolünde daha önce Bodyguard ile başarılı bir performans sergileyen Keeley Hawes’ın başrolünü üstlendiği dizide, Mark Stanley (Criminal UK), Rhianne Barreto (Hanna) gibi isimlerin yanında Türk asıllı Buket Kömür ve Ümit Ülgen gibi oyuncular da boy gösteriyorlar.

Dizinin konusuna gelince Banaz Mahmod (Buket Kömür) daha on yedi yaşındayken ailesinin zoruyla kendinden on yaş büyük biriyle evlendirilen, Saddam Hüseyin’in zulmünden kaçıp İngiltere’ye iltica eden Kürt bir ailenin kızıdır. Her gün kocasının türlü işkencelerine ve hatta tecavüzlerine maruz kalan Banaz, artık dayanamayacak hale gelince kocasını defalarca polise şikâyet eder ama bir sonuç alamaz. Tüm bunlara rağmen ailesinin gözünde vahşi damat “Damatların David Beckham’ı” olarak görülür ve sevilir.

Evliliğin yürümemesi nedeniyle iki yıl sonra Banaz boşanır ve ailesinin yanında yaşamaya başlar. Bu sırada başka bir erkeğe âşık olunca işler karışır. Kızının hem boşanması hem de başka bir erkekle görüşmeye başlaması üzerine “aile şerefleri”nin iki paralık olduğunu düşünen Banaz’ın babası, amcası ve kuzenlerinden oluşan aile meclisi bir araya gelerek Banaz’ın öldürülmesine karar verirler.

Bunu haber alan Banaz, tekrar polise giderek ailesi tarafından yakında öldürüleceğini ve bunu yapacak olan akrabalarının isimlerini tek tek vermesine rağmen polis yine olaya duyarsız kalır ve bir gün Banaz ortadan kaybolur.

Banaz’ın erkek arkadaşının polise kayıp ihbarı yapması üzerine olaya el koyan Dedektif Goode ve ekibi, olayı araştırdıkça Banaz’ın kayıp olmadığını, aslında bir cinayete kurban gittiğini anlar ve Banaz’ın kayıp cesedini bulup failleri ortaya çıkarmak için büyük bir çaba içine girerler.

Dizi boyunca seyirci, tüm karakterlerin aksine Banaz’ı normal haliyle hiç görmez. Banaz, hep polise verdiği ifadenin ekran görüntüsüyle karşımıza çıkar. Net olmayan bu bulanık görüntülerde Banaz, korku dolu gözlerle polisten yardım isterken hep aynı soruyla ekran kapanır. “Benim için ne yapabilirsiniz?”

Ekranda sürekli bulanık gördüğümüz Banaz’ın şahsında suskun kalmaya zorlanmış, ezilen, şiddet gören ve bu şiddet karşısında sesleri çıkmayan, annesi gibi kocasının yanında asla konuşamayan kadınlar sembolize edilir.

Banaz ve temsil ettiği silik kadın karakterlerin aksine olayı çözmeye niyetli dedektifin, ipuçlarını birleştirerek Banaz’ın katillerinin yakalanmasında önemli bir payı olan analistin ve suçluları savunan avukatın güçlü karakterlere sahip kadınlar olmasıysa dizide Batılı değerleri ve toplumda kadının yerini vurgulama adına biraz zorlama olmuş diyebiliriz.

 Banaz’ın erkek arkadaşı Rahmat’ın “Babasına Banaz’ı sevdiğimi ve onunla evlenmek istediğimi söylediğimde bunu çok kaba ve saygısızca buldu.” sözlerini anlayamayan Detektif Goode, “Sevmenin neyi saygısızca?” diye şaşkınlıkla sorarken bu kültüre ne kadar yabancı olduğu özellikle vurgulanır.

Banaz’ın katillerinden olan kuzeninin, avukatına “Benim ülkeme göre ben adaleti sağladım, bir gün ülkeme gidersem orada kahramanlar gibi karşılanacağım.” demesi ve Kürt tercümanın “Onlar ailelerinin ismini ve şerefini korumak zorundalar, yoksa kimse onlarla evlenmez ve çocukları aç kalır.” diyerek cinayetin neden işlendiğini izah etmeye çalışması ise kültür çatışmasının güzel işlendiği bölümler.

Polisin olayı anlama adına işbirliği yapıp bilgi aldığı Kürt kadın aktivistin “Sihler, Pakistanlılar, Türkler ve Kürtler, hepsi donmuş değerlerini bu ülkeye getiriyorlar.” sözleri ise aslında dizinin temel noktasına götürür bizi.

Dizide cinayetin sebebi olarak ön plana çıkarılan “töre” kavramının bizde işlendiğinin aksine İslamiyetle asla bir araya getirilerek kullanılmaması ise dizi adına takdir edilecek bir tutum olarak göze çarpıyor. Olaylar hep gelenek, töre ve aile değerleri ekseninde sunularak tutarlı bir yapı kurulmuş.

Bu arada aile meclisi tarafından ölüme mahkûm edilen Banaz’ın bizzat katillerinden olan amcasının “Siz İngilizler aile nedir, unuttunuz!” sözleri seyirciye “Hangi aile?” sorusunu sordurtacak kadar derin ironi barındırıyor.

Honour, Londra’da bir töre cinayetini anlatırken köhnemiş gelenekleri, mülteci- polis ilişkilerini, Doğulu toplumlarda kadına nasıl yaklaşıldığını, erkeklerin “şeref” sözcüğünün içini nasıl boşaltıp kendi egoları adına bir kalkan olarak kullandıklarını anlatan güzel, akıcı ve sağlam hikâyesi olan bir mini dizi.

Dizide bir nedenle kaçıp gittikleri ülkelerinden değerlerini Batıya taşımaya çalışan ve kendi halklarıyla gettolarda eski yaşamlarını devam ettirme gayretindeki bu insanların içine düştükleri kültürel çatışma, gayet güzel bir kurguyla karşımıza çıkıyor.

Yazıyı dizinin son sahnesinde Banaz’ın çaresizce yardım isteyen bulanık görüntüsüyle tekrar tekrar sorduğu soruyu, şiddetten muzdarip tüm kadınlar adına sorarak bitirelim. “Benim için ne yapabilirsiniz?”

Fragman linki:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir