Antalyalı Genç Kız’dan Tanpınar’a Mektup

Okuma süresi: 4 dakika

Uzak, çok uzağız şimdi ışıktan

Çocuk sesinden, gül ve sarmaşıktan

Dönmeyen gemiler olduk açıktan

Adımızı soran arayan var mı?

Sizin o mektubunuzdan beri Ahmet Hamdi Bey, bir yanıt vermek için geceler boyu düşündüm ben. Defalarca yazdım, sildim; buruşturup attım sayfaları. Kuracağım cümleleri, soracağım sualleri zihnimde nereye koysam hep bir şeyler eksik kaldı. Öyle olduğu için de şimdi ben neyi yazacağımı bilmiyorum.

Susmanın ve konuşmanın aynı şey olduğu bir yerdeyim ben Ahmet Hamdi Bey..

Ne tuhaf!.. Konuşmak için o kadar beklersiniz, içinizde kerrelerce cümleler kurar, kerrelerce düzeltirsiniz de gün gelir söz künhünü bulmaz ya!.. Zamanını, mekânını, muhatabını bulduğu halde dil lâl kesiliverir ya!.. Anlıyorum ki, ne desem eksik, ne söylesem yanlış.

Sadece bir mektup yazmayı değil, belki bir gün Antalya’ya ansızın çıkıp gelmenizi de bekledim ben. Şuraya pencerenin önündeki sedire geçip oturmanızı, başınızı hafifçe denize doğru çevirip, uzun kirpiklerinizin arasından sulara dalışınızı tahayyül ettim. Uzun uzun denize bakıp da, suyun ve ışığın ne garip bir terkibi var, deyişinizi peşince.

O kadar anlattığınız deniz mağarasında aydınlığa tutuluşunuzu, çocuk düşlerinizin o sularla ve ışıklarla doluverişini anlatırsınız diye bekledim. İnsanlığın ateş gölgelerine düşen yüzlerini, o yüzlerin ilk şarkılarını ve girift talihlerini mağarada ilk hissedişinizi düşledim. O nasıl bir dakikaydı ki, neredeyse bütün kahramanlarınız o suyun aynasından bakmış, o ışığın aydınlığında konuşmuştu?..

Düşlerimiz neden büyümez Hamdi Bey? Düşlerimiz neden hep çocuk kalır?

Ne çok soru… Belki de yersiz… Farkındayım. Öyle büyük çelişkiler var ki içimde. Konuşmayı bırakıp yine sussaydım, diyorum. Bu mektup da yazılmasaydı ve Antalyalı Kız’ın başka başka insanlar olduğu söylenseydi yine. Hatta hiç olmadığı, zihninizde Nuran gibi, Behçet Bey gibi bir kurgu olarak yaşadığı söylenseydi. Atiye’nin karyola kenarında, henüz saat seslerine karışmamış ve Nuran’a tevarüs etmemiş o oturuşla susabilseydim. Bütün ruhum onun yalnızlığına karışsaydı. Sessizliğim Atiye’nin sükûtu gibi konuşmaların en iç yakanına dönüşebilseydi; insanın ezeli çığlığına…

Susmak ne çok şeyi konuşmak değil mi Hamdi Bey, ne kadar da maziyi yaşamak?..

Susunca kâinatın bütün ırmaklarının kendi damarlarından aktığını hissediyor insan. Öyle olduğu için de bir yerlerde konuşmadan oturmak ne iyi! Konuşmadan yürümek… Konuşmadan bakmak denize… Konuşmadan sığınmak bir köşeye… Konuşmadan konuşmak… İnsanın bir yaz gölgesi gibi kendi kederlerine, kendi sevinçlerine bürünmesi. Hatıraların susmalardan bir sarmaşık gibi büyümesi… Büyümesi ve bir hikâyeye dönüşüvermesi:

Hani bir keresinde Adalar’da… Bir ikindi sonrası, bir yaz akşamına doğru ve büyük tur dönüşünde… Üstünüzde tatlı bir yorgunluk. Akşamı karşılamaya hazırlanan evlerin pencerelerinde dost simalar, aşina sesler: Efendim, afiyettesiniz inşallah… Ne iyi etmişsiniz, gezmelere çıkmışsınız… Buyursaydınız, bu güzel akşamı birlikte ikmal etseydik!

Başınız paltonuzun yakasında saklı, gözleriniz dalgın, yürüyüşünüz ağır. O halin içinden bir dua gibi mırıldanışınız: Akşamlar… İyi bir yüz gibi akşamlar…

Sizin sükûtunuzu böyle bir düşün arasında buldum ben daima. O iyi yüzlü akşamlarda ve küçük yaz bahçelerinde.

Cemaziyülevvel dolunaylarında begonvillere takılıp kalırdınız… Son vapurlar giderdi çoktan. Her yanda sis kuşları, fırdolayı. Susmak için yürürdünüz. Deniz olurdu bir tarafta; bir tarafta martılar, harap bahçeler, begonviller… En çok da begonviller… Oysa Hamdi Bey, siz çiçeklerden çok ağaçların hikâyesine müptela idiniz. İstanbul’un o büyük ağaçlarına, şehrin büyük eserleri, derdiniz. Serviden çınara, fıstık ağaçlarından mahur’a, siyah gölgeli boğaz mehtaplarından ferahfezaya yollar açılırdı.

Dediğim gibi Hamdi Bey…

Nice zamandır size yazacağım cevabı düşünüp durdum hep bu suskunlukların içinde. Gelip pencere dibinde oturmanızı, uzak iklimlere dalıp gidişinizi hayal ettim. Yazdıklarımın bir ölümün ardından kurulan cümleler, bir ölüye sorulan sualler olmasını asla istemedim. Ölümü bile konuşmazdım, konuşamazdım da, adımızı soran kaldı mı, demeyin istedim. Gönlünüz kalmasa, dedim.

Eskisi gibi değilse de..

Bahçelerde hâlâ güllerin açtığını bilin istedim. Gün olup yağmur yağdığını, gün olup Boğaz’ın gemilerle dolduğunu, lodosların lüferiyle bereketlendiğini, eski nisanların erguvanlarıyla donandığını bilin istedim.

Eskisi gibi değilse de..

Mevsimler sokaktaki satıcılardan, günün saatleri muvakkitten öğrenilmiyorsa da zamanın bir şekilde işlediğini anlatmak istedim. Yazdıysam bundandı. Bu defa yırtıp atmadımsa bundan. O şarkılar artık gemiler geçmeyen ummanda, o mütevekkil insanlar bir başka âlemde olsa da, sur diplerinde bir erguvanın ansızın karşımıza çıkıverdiğini yazmak istedim. Bir gün sizin de öyle çıkıvereceğinizi umduğumdan..

Bitip gitti sanıyoruz, ne kadar yalan! Bitmiyor Ahmet Hamdi Bey!

O kadar şey unutuluyor, yıkılıp dökülüyor da bir şeyler bir yerlerde kök salmaya devam ediyor. Kendi içinde büyüyor ama asla ölmüyor. Ahmet Zamani gibi de olsa kendi sesine ses veriyor. O ses kendi yankısıyla çınlayıp duruyor. Oysa sondu, bütün kapıları kapanmıştı o yaz bahçelerinin, bu taş duvarlarda büyümez bir daha salkım salkım mazi gülleri, diyorum da.. bakıyorum o geçmiş zaman orada işleyip duruyor. Çinilerin solmayan mevsimlerindeki gibi bir hayat olmalı, diyorum sonra. Derinlerde akan sular olmalı. Derinlerde, çok başka zamanlarda akan suların beslediği ve karşımıza apansız çıkarıverdiği şeyler olmalı. İlk günkü gibi ama ondan çok daha farklı ve değişerek devam eden şeyler… O sularda beslenen, o aydınlıkta yıkanan nice mazi rüyası…

Ya sizin mazi rüyalarınız Hamdi Bey? Cami kenarında o erguvana rastladığınızda, Bursa’da o ihtiyar kahveciye nazarınız takıldığında, bir sarmaşık gülü suların üstünde raks edip dolandığında içinizde nasıl bir zaman uyanmıştı? Gittiğiniz yerde zaman da billur sular gibi dökülür mü Tarıdil’in içli şarkılarından? Karyolasının ipek kenarlığı üzerinde aynı sükûnetle oturur mu hâlâ Atiye Hanım? Sahaflar’daki gibi yürüyüp geçer mi Behçet Bey otuz beş yıllık rüyalarının arasından? Oralarda eski çarşılara yollar çıkar mı, o çarşıların bezirgânları, alanları satanları var mı?

Gümüş aynasında beyaz saçlarını tarayan Bursa nerede Hamdi Bey?.. Arabistan’daki yaşlı kadın, şimdi sizin yanınızda değilse, nasıl bir yere göçüp gitti?.. O kadının sayıkladığı sular, o suların insanları nerelere kayboldu?

Beyrut’tan, Hayfa’dan kalkan o günlerin vapurları ulaşmış mıdır sizin ülkenize? Şirket-i Hayriye’lerin kibar beyefendileri, tül yaşmaklı hanımefendileri iner mi limanlarınıza? Oralarda da bir yaz bitimi; uzun ve dingin bir yaz bitimi, bütün bir şehir ahalisi çiçek sepetleriyle donanmış kayıklarla sayfiyelerinden döner mi? Bahçeleri fısıltılarla dolan Kanlıca’lar, çivit pervazları kederle örtülen İstinye’ler, büyük ağaçları titreyerek uyanan Emirgan’lar var mı? Bodur minareler, bodur minarelerin küçük ahşap camileri, o küçük ahşap camilerin önünden aheste akan lacivert sular var mı Hamdi Bey?

Ya uzun yazlar var mı ülkenizde Hamdi Bey? Bitmeyen bulutsuz yazlar?.. Bahçe duvarları begonvillerle örtülmüş adalar, taş duvarlara tutunmuş ilkyaz muştuları: Mavi saksıları sarmalayan hanımelileri, tavanlarında mehtap oynaşan yalılar, o yalıların bayram sabahlarına uyanan inanmışları var mı? Toplanıp da bir gök kubbenin altında tekbirlerle güneşi uyandıran ücra ve fakir semtlerin mümin, mütevekkil insanları uyanmışlar mıdır uykularından?

Burada mavi gökte kuşlar yine uçuyor Hamdi Bey. Uzaklarda, çok uzaklarda, akşam ezanlarını okuyor eski hafızlar: Çengelköyü ses veriyor Üsküdar’a. Bir saltanat bitiyor, kandilleri yanıyor yoksul evlerin. Eskisi gibi değilse de, inen perdeler başka bir İstanbul’a açılıyor. Derinlerde akan sular bir daha geri gelmeyecek zamanlara karışıyor.

Derinlerde bir zaman Ahmet Hamdi Bey, ilk günkü ahengiyle işliyor ve hâlâ akıyor: Çırçır, Karakulak, Sırmakeş!…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir