Oynama Bozarsın
Gitgide dünya büyüsünden arındırılıyor. Eskiden insanlar doğayı, olayları, hayatı sihirli, gizemli, tanrısal güçlerle dolu görür; görünenin ardında görünmeyen bir şeyler olduğuna inanırdı. Rüzgârın esmesine, yağmurun yağmasına, güneşin tutulmasına, doğumlara ve ölümlere hep birer anlam yüklerlerdi. Kimisi lütuf kimisi kahır kimisi de lanet yüzünden olurdu.
Modern çağ ilerledikçe bu anlam yükleme giderek azalıyor. Artık her şeyin hesaplanabilir, ölçülebilir, açıklanabilir ve öngörülebilir olması isteniyor. Teknik araçlar ve bilimsel açıklamalar ölçüp biçemediğini, analize tabi tutamadığını yok sayıyor ve ruhları kovuyor, maneviyata kapılarını kapatıyor.
Bu büyü bozumunun çarpıcı bir örneği yeşil sahalarda kendini gösteriyor. Brezilya dünya kupasında çeyrek finali göremeden elendi. Elenmesi hadi neyse de kupayı alsa bile kendine özgü oyun tarzından uzaklaşmış görünüyor. Pelelerin, Romárioların, Ronaldoların, Ronaldinhoların sürprizlerle dolu ve bir karnaval havasında geçen maçları geride kaldı. Portekizcede “güzel oyna” anlamına gelen ve sürprizlerle dolu, eğlenceli, akıcı ve estetik futbol anlayışını simgeleyen Joga Bonito unutuluyor. Artık sambacılar da futbol mühendisliğine uygun oynamaya çalışıyor. Sadece Brezilya’da değil tüm dünyada futboldan estetik, dolayısıyla şenlik giderek azalıyor.
Futbol üzerine düşünen pek çok kişi bunu futboldan özgürlüğün, kendiliğindenliğin ve cesaretin tasfiye edilmesine bağlıyor. Futbol iyice ölçülüp biçilen, istatistiği çıkarılan, riskleri alabildiğine azaltılan, hülasa veriye dayalı yönetilen bir endüstriye dönüştü.
Antrenörler ve sporcular bir fabrika işçisinden farksız. Nefes alışları bile kontrol altında. Neyi konuşup neyi konuşmayacakları, neyi yiyip neyi yemeyecekleri, ne zaman uyuyup ne zaman uyanacakları hep talimata bağlı. Kaç adım attıklarından topu hangi açıyla vurduklarına kadar her şey kaydediliyor ve verimlilik analizlerine tabi tutuluyor.
Herhangi bir futbol okulundaki on on iki yaşındaki çocuklar bile “pozisyonuna göre pres mesafesi” öğreniyor. Veri, biyometri, taktik disiplin ve öngörülebilirlik odaklı oyun, futbolu daha “etkin” ama daha az sihirli kılıyor. Brezilya’da bunun dramatik hali görülüyor çünkü onlar bu sihri en çok üreten ülkeydi.
Eskiden Brezilyalı çocuklar sokakta oynuyordu. Kimse “doğru pas açısı budur” demiyordu. Hareketi kendileri icat ediyordu. Arsene Wenger, taktik-disiplin hikâyesinin futbola zarar vereceğini söylemişti. Ona göre sokaktan gelen futbolcular daha özgündür. Çünkü sokak futbolunda, bir sonraki adımı kendiniz düşünmek zorundasınızdır; kimse size taktik vermez. Bu durum da oyuncuya doğal bir özgüven, yaratıcılık ve inisiyatif alma becerisi kazandırır. Galiba bugün futbolda giderek kaybolan şey, Brezilya’nın yoksul fakat canlı kenar mahalleleri olan favelaların ve sokakların doğaçlamaya izin veren fantastik ve cüretkâr oyun kültürü ve o kültürün getirdiği şenlik.
Modernlik, hayatı daha güvenli, daha verimli ve daha öngörülebilir hâle getirirken; aynı anda sürprizi, estetiği ve şahsiyetin öne çıkmasını azaltıyor. Sonuçta Eduardo Galeano’nun Gölgede ve Güneşte Futbol’unda yakındığı durum ortaya çıkıyor, oynamanın ve seyretmenin saf ruhu yerini profesyonelliğin kazanma mecburiyetine bırakıyor.
Taktik-disiplin ve mühendislik hesaplamalarıyla başarılı olan takımlar vardır ve olacaktır. Zaten modern dünyanın getirdiği disiplini toptan yadsımak ve küçümsemek kolaycılık olur. Bugün sporcunun sağlığı, sakatlıkla mücadelesi, çevikliği, çok yönlülüğü ve oyundan kopmaması geçmişe göre çok ileridedir. Mesele bunların varlığı değil, tek ölçü hâline gelmesidir. Çünkü verimlilik, güzelliğin; başarmak, eğlenmenin yerine geçtiğinde insan kazandığı kadar kaybetmeye de başlar.
Zamanla Brezilya da verimliliğini artırıp kupalarda yine başarılı olabilir. Ancak burada mesele başarılı olup olmamalarından ziyade kendileri olup olmamalarıdır. Brezilya kendisi gibi oynamıyor, özgünlüğünü kaybediyor. Avrupalı takımlar gibi oynamaya ç/alışıyor. Bir çeşit özenti belki. Bu da doğaçlamayı köreltiyor ve oyunun seyir zevkini zedeliyor. Sahada şenlik havası yerine askerî geçit töreni izliyoruz.
Geçit törenlerinden hoşlananlarımız olabilir ancak futbol başka bir şeydir. Kitleleri bir araya getiren, tanıştıran, yarıştıran ve eğlendiren bir oyun. Öyle kalsa iyi olurdu ama bu pek mümkün görünmüyor. Seyircilere ancak birer tüketici olarak bakılıyor. Üzerlerine satış, üyelik ve sadakat stratejileri boca ediliyor.

Max Weber, “Zamanımızın kaderi, her şeyden önce rasyonelleşme ve entelektüelleşme, ve hepsinden önemlisi dünyanın büyüsünün bozulmasıdır.” demişti. Futbolda giderek görünür olan bu büyü bozulması sofralarımızda da boy gösteriyor.
Geçen gün bir arkadaşım marketten aldığı armudu gösterdi. Çocukken evlerinin önünde bir armut ağacı varmış, armutları aynı bunun gibiymiş görünüşte. Ancak ne tadı tadına ne kokusu kokusuna benziyormuş. Bir ısırık alıp yüzünü buruşturdu arkadaşım. “Yavan” dedi, “saman gibi. Görüntü var, ses yok…” Kendisini aldatılmış gibi hissediyormuş.
Bu durumla sık karşılaşıyoruz. Bir çilek tarlasına giriyoruz örneğin hevesle, yahut bir kiraz ağacına tırmanıyoruz. Ama hevesimiz kursağımızda kalıyor. Domateste, karpuzda, fındıkta fıstıkta, ette tavukta da durum aynı.
Bir şeyi tamamen zapturapt altına almaya kalkıştığımızda onun özgünlüğünü ve biricikliğini yok ediyoruz. Modern dünya riski sevmez çünkü. Çürüyebilecek, kurda kuşa yem olabilecek, şekilsiz ama lezzetli bir armut endüstri için hata payı demektir ve buna müsamaha gösterilmez.
Ziraat mühendisliği, tıpkı futbolun veri analistleri gibi bağları, bahçeleri ve tarlaları da hesaplanabilir bir şeye dönüştürdü. Artık oralarda da her şey en ince ayrıntısına kadar ölçülüp biçiliyor. Yol mesafesi, dayanıklılık, ağırlık, aroma hesapları ön planda.
Bunlar yapılmasın, eski usul devam edelim demek de doğru değil elbette. Ancak bilim, sanatın ve bahçenin fıtratını yok sayacak kadar katılaştığında, elimizde ne Brezilya kalır ne de bahçe. Şenlik dağılır da bir acı yel kalır bahçede yalnız. Bize de oturup Müjgân’la ağlaşmak düşer. O yüzden neyin uğruna nelerden olduğumuzun hesabını da iyi hesaplamak lazım. Bizi sağlığımızdan ve şenliğimizden edecek, ağzımızın tadını kaçıracak, oyunumuzu bozacak verimlilik ve başarı hesaplarına en azından kuşkuyla bakmalıyız.

Peki bu büyü bozumu, yazıda ve edebiyatta da kendini gösteriyor mu?
Ne yazık ki gösteriyor. Yazılarımızı ve kitaplarımızı kusursuzlaştırmaya çalışırken, onları güzel yapan pürüzleri de kaybediyoruz. Çünkü bugün edebiyat dünyası da tıpkı futbol akademileri gibi verimlilik uzmanları ile kuşatılmış durumda. Genç yazarlara ilk öğretilen şey, cümlenin fazlalıklarını budamak, okuru yormayacak pürüzsüz akışlar kurmak oluyor. “Cümlelerinizi kısaltın, dolaylı anlatımlardan kaçının, okuru hemen yakalayın” diyen bir algoritma işliyor arkada. Tıpkı on iki yaşındaki çocuğa pres mesafesi öğreten futbol antrenörü gibi, edebiyat endüstrisi de yazara “okur odaklılık testi” uyguluyor. Satış grafiklerine, “en çok satanlar” listesinin matematiksel formüllerine bakılarak kelimeler zapturapt altına alınıyor.
Hâlbuki edebiyatın o eski, ehlileştirilemez “on numaraları” nerede? Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur‘da kurduğu, labirent gibi uzayan, okuru bir musiki gibi sarıp sarmalayan o dolambaçlı ve derin cümlelerini bugün ticarî kaygısı ağır basan bir editörün önüne koysanız, muhtemelen “Çok uzun, okur burada sıkılır, burayı sadeleştirelim” diyecektir. Ya da Yaşar Kemal’in o ağaçları, böcekleri, toprağın kokusunu sayfalarca, adeta bir doğa ayini gibi betimlediği o muazzam fıtrat diline, bugünün veri analistleri “Gereksiz betimleme, olay örgüsünü yavaşlatıyor” raporu verecektir. Dili sadece pürüzsüz bir raporlama ve tüketim aracına indirgeyen bu yaklaşım; sayfadaki estetiği sahadaki çalım gibi, daldaki lezzet gibi tasfiye ediyor.
Galeano’nun modern futbol endüstrisinde fantezinin yasaklanışı olarak gördüğü mekanik kuşatma, tam olarak budur. Edebiyat, her defasında yeniden keşfedilmeyi bekleyen kuralsız bir sokak olmak zorundadır. Yazının olayı biraz da öngörülemezliktir, zıpırlıktır. Kelimelerin kurda kuşa yem olabilecek o şekilsiz ama lezzetli armutlar gibi, formüllere sığmayan bir biricikliği olmalıdır. Bu biricikliği korumak disiplinsizlik değil, tam aksine başka türden bir disiplin gerektirir.
Bütün büyük ediplerin bir üretme disiplini vardır. Örneğin Divan edebiyatındaki aruz kalıpları, halk edebiyatındaki hece ölçüleri hep birer disiplindir. Shakespeare de sonelerinde sone ölçüleri kullandı ama bu onun yaratıcılığını öldürmedi, aksine zorladı. Çünkü Shakespeare’in kalıbı biçimseldi, içerik özgürdü. Günümüzdeki kalıp ise pazarlama önceliklidir ve her şeyi düzleştirmektedir. Bu düzleşmeyle birlikte derinlik kayboluyor, renkler matlaşıyor, sesler tek tipleşiyor…
Brezilya’nın kendine özgü oyun tarzından kopuşu sadece bir spor haberi değil, modern dünyanın şiire, maneviyata ve sürprize karşı- belki de farkına varmadan- başlattığı mücadelenin sahadaki mağlubiyetidir. Mesele, güzelliğin yaşadığı alanlara sürekli müdahale etme çabamızdır. Bir çocuğun oyununa, bir futbolcunun sezgisine, bir armudun kokusuna, bir yazarın cümlesine… Hepsini biraz daha kusursuz yapmak isterken, belki de içlerindeki şenliği eksiltiyor, oynadıkça bozuyoruz.
Çocukluğumuzun sokak maçlarında, mahallenin o en ele avuca sığmaz, top ayağına gelince ne yapacağı kestirilemeyen yetenekli çocuğuna kenardan biri sürekli taktik vermeye, kuralları dayatarak şenliği bozmaya kalkıştığında arkadan bir ses yükselirdi: “Oynama bozarsın!”
Belki de modern dünyanın duymaya en çok ihtiyacı olan cümle budur.
